Emperyalist saldırılar, vahşi kapitalizmin dayatmaları, direnme gücünün zayıflaması sonucunda; toplumlarda, yozlaşma denen olguyla karşılaşılır. Toplumsal yozlaşma öyle bir melanettir ki; toplumun ciğerlerini söker alır. Kişiliksiz, kimliksiz, değersiz bir toplum olur çıkartır. Küçükten başlar, tüm ülkeyi sarar, kasar, kavurur.
Değişen, dönüşen dünyamızda emperyalist saldırılarda değişmektedir. Soğuk savaş dönemlerinde, ülkeler demir yumruk misali, ambargolar, ticaret ilişkileri, pazarlar, üyeliğe kabul etmeme gibi yollarla rakibini yok etme yolları denenirdi. Casusluk geçer meslekti. Hatırlarsanız; filmlerde casusluk, ajanlık meslekleri önemsetilir, ülke çıkarları için her şey mubahtır teması işlenirdi.
Bilim, fen, teknoloji geliştikçe, izlenen yöntemler iflas ettikçe, yeni yöntemler aradı emperyalistler. Sonunda etkili bir yöntem bulmuşlardı. Sömürge haline getirmek istedikleri ülkenin kültürünü yok edip, kendi dayattıkları kültürü empoze ettiler mi iş bitecekti. Öylede oldu. Kendileri bile bu kadar başarılı olacaklarını düşünmemişlerdi sanırım.
Önce müzikten başlandı. Ülkemiz insanı yanık yanık çalan bağlamanın teline hasret kaldı. Arabesk sonra pop sardı ortalığı. Bir sürü zanaatçı türedi. Orhanlar, Müslümler, Hakkılar, İbolar uyuttu önce; sonra Tarkanlar, Sandallar, Özcanlar, Sibeller devraldılar görevleri.
Özal döneminde; ahlak, kişilik değerleri üzerinde çalışıldı. “Benim memurum işini bilir”, “Benim hükümetimde zengin olamayan aptaldır” ,” Çağ atladık” gibi söylemler insanları rüşvete, yolsuzluğa, hayali ihracatlara, mafya örgütlenmelerine sürükledi. Rüşvet vermek, almak normalleşti. Dürüstlük, onur, namus kavramları hiçleştirilip, topluma çalmak çırpmak, “Gemisini kurtaran kaptandır”, “Her koyun kendi bacağından asılır” anlayışı dayatıldı.
12 Eylül askeri darbenin ardından insanlar, savrulmaya başladı. Sol değerlerinden uzaklaşıldı. Tüketen bir topluma doğru gidildi. Artık her şey vardı ülkede. Kuyruk dönemi bitmişti. Gaz, yağ, şeker, un, bulgur karaborsada değil vitrindeydi. Parası olan alacaktı.
Seçimlerde verilen vaatler, yerine getirilmeyen sözler; normal karşılanır olmuş, Ülkede; toplumsal çürümüşlük, her tarafı sarmıştı. 1960-1970 yıllarındaki ülke için, toplum için imeceler, paylaşımlar, dayanışmalar, halk için feda ruhu çağ dışı sayıldı; yeni değerler piyasaya sürüldü.
Talan ve soygun düzeninde; günümüze gelene kadar bir sürü krizler, devalüasyonlar yaşandı. Kepekler kapandı, işsizler ordusu oluştu. Her defasında toplumsal tepkiler beklendi. Bir yaprak bile kıpırdamadı. Toplumsal tepki konmadı, birkaç cılız çıkan sesler dışında. İstenen başarıldı. Bir birine güvenmeyen, gölgesinden korkan, kendine, kültürüne yabancı, insan yığınları oluştu. Suskun, sessiz ve tepkisiz bir toplum vardı artık. Bırakın krizleri, işsizliği, evini alıp götürseler sessiz kalan, boyun eğen bir toplum ve birey olundu.
“Deniz Feneri” soygununda insanlar tepki koyacağı yerde; “Olan yoksula oluyor. Az bucuk bir yardım gelecekti onu da engelliyorlar. Halka hizmet gitsin de yarısını da yesinler ne olacak” deniliyordu. Buda yetmiyor; yolsuzluğu gündeme getiren, eylemlilikler yapanlara tepki gösteriyordu.
Belediye başkanları için; “Adam yedi ama, hizmette yaptı vallahi! Helal olsun be!” sözleri kulaklara hiçte yabancı değil değil mi? “ Helal olsun be! İşini biliyor adam, varsın çalsın”, “Yemezse iş yapmaz, yesin” günlük konuşma dilimize girmemiş midir?
En kötüsü de; ahlak, namus kavramlarının yok edilmesiydi. Sözüm ona; sanatçı, artist, sosyete takımının öncülüğünde, gündelik ilişkiler meşru sayıldı. Pop starlar, yarışma programları ile onur, gurur, haysiyet değerleri ayaklar atkına alınıp, onursuz ol, bedenini pazarla gerisi kolay anlayışı dayatıldı.
Gençler; bilgisayar aracılığıyla sanal âleme hapsedilmiş, kendisine yabancılaştırılmış, üretmeyen, düşünmeyen, sorgulamayan asalak insanlar haline getirilmiştir.
Bağımsız olamayan ülkelerin kaderleri hep aynıdır. Doğu Avrupa, Ortadoğu, Afrika ülkelerinin durumu ortadadır. Ülkeler, insanlar farklı; yöntemler aynıdır. Bunun adı toplumsal yozlaşmadır.
|